Buradasınız > İslam Büyükleri // ERMİŞ KİŞİ OLDUĞU NASIL ANLAŞILDI?


ERMİŞ KİŞİ OLDUĞU NASIL ANLAŞILDI?

İbrahim Bin Edhem Hazretleri, dünya sultanlığını öyle bir bıraktı ki; geçmişe dönük servetinden tek bir dirhem bile yanına almadı. Üzerindeki elbiselerin haricinde hiçbir şeyi yoktu. Bu şartlarda zaruri ihtiyaçlarını karşılamak için de çiftçilik, odunculuk, rençperlik, bekçilik hamallık gibi önüne ne iş gelse yapıyordu..
Günün birinde bir Hıristiyan’ın meyve bahçelerinde bekçilik yapmaya başladı. Meyvelerin olgunlaşma zamanında, hırsızlardan korumak için bağlara bekçilik yapıyordu.
Bekçiliğe başlayalı birkaç gün olmuştu ki; İbrahim Bin Edhem’deki acayip halleri bağ sahibinin hanımı müşahede etti. Kadın bir gün kocasına:
–”Şu adam var ya, Ona iyi muamele edelim, ismi her yerde konuşulan ermiş kişi olsa gerek.” Hanımının bu tespitine şaşıran koca:
–”Onun ermiş kişi olduğunu nasıl anladın?”
–”Her sabah yemeğini götürdüğümde, akşamki yemeğe hiç dokunulmamış olduğunu görüyordum. Yemek yemeden ancak o ermiş kişi durabilir.”
İbrahim Bin Edhem Hazretleri buyurdu ki:
“Her kim insanlara mal–mülk ile yiyecek içeceklerle yardım edemiyorsa, güler yüzü, iyi ahlakı ve tatlı dili ile yardım etsin. Mal–mülk çokluğu ile övünmeyin, fakir ve muhtaçların başına kalkmayın, zayıf ve güçsüzleri incitmeyin.”

HAMD OLSUN ALLAH’A
Ubeyde Bin Muhâcir Rahmetullahı Aleyh’in, Dımeşk’in en zengin kişileri arasında gösteriliyordu. Zenginliğini daha da artırmak için uzak memleketlere ticaret kervanları gönderir, bir kısmında bizzat hazır bulunurdu. Bu seferlerden birini Azerbaycan’a yapmıştı. Ticaret kervanı Azerbaycan bölgesinde yol alırken, yemyeşil bir vahaya rastladılar. Ubeyde Bin Muhacir arkadaşlarına dönerek:
–”Burada konaklayalım, bundan daha güzel bir yer bulamayız, ihtiyaçlarımızı giderene kadar burada kalalım.”
Kervan konaklar, kimi istirahata çekilir, kimi yakınlardaki bir nehirde serinler, her biri bir köşeye çekilir.
Ubeyde de; yemyeşil ağaçların altında gezinti yapmaktadır. Birden kulağına bir ses gelir.
“Hamd olsun Allah’a” sesin geldiği istikamete bakar, kimsecikler yoktur. Adımlarını sesin geldiği yöne doğru hızlandırır. Aynı sesi tekrar işitir.
“Hamd olsun Allah’a” Sesin geldiği yeri görür. Bir ağacın altında, yere kazılmış bir çukur ve çukurun içinde hasıra sarılmış yatan bir adam. Adama selam verir, adamda selamını alır. Ubeyde sorar:
“Ey Allah’ın kulu sen kimsin, burada ne yapıyorsun?”
“Ben bir Müslüman’ım”
“Bu halin nedir?”
“Bu halim, şükretmemi gerektirecek bir haldir, bende şükrediyorum.”
“Neyine şükrediyorsun? Üzerinde bir hasır, bir çukurun içindesin buna mı şükrediyorsun?”
“Rabbime şükretmem için o kadar sebep var ki saymakla bitiremem. Beni en güzel surette yarattı, Müslüman doğdum, Müslüman yaşadım, inşallah ruhumu da Müslüman olarak alacak. Sağlık verdi, üzerimi örtecek şu hasırı verdi, kendisini zikretmeyi nasip etti. Bu hal üzere akşamlarım ve sabahlarım, ben şükretmeyeyim de ne yapayım?”
Ubeyde adamın haline şaşırmıştır. Şaşkınlığını üzerinden atar atmaz:
“Ey Müslüman! Allah sana rahmet etsin. Sen şimdi benimle birlikte gel, kervanımız şu nehrin kenarındadır. Orada bize misafir ol, karnını doyurur, ihtiyaçlarını bir güzel karşılayalım.”
“Benim bahsettiğiniz şeylere ihtiyacım yok.”
Bu adam Ubeyde’ye dehşet bir ders vermişti. Düşünceler içinde kervana doğru yürüdü. Nasıl olmuştu da bu adam , bu halde bu kadar mutlu ve mesud olabiliyordu. Kendisi Dımeşk’ın en zengini, en iyi yaşayanı ve imkanları en geniş olanı olduğu halde, bu kadarla yetinmiyor daha çok, daha çok istiyordu.
O gece kervanda hiç kimse ile konuşmadı. Bu gün yaşadığı olay onda çok derin izler bırakmıştı. Sabah kalktığında kararını vermişti. Arkadaşlarına:
“Ben geri dönüyorum. Bunca yıldır ticaretle uğraşıyorum, ticaretle uğraşmak gözlerimizi kör etmiş, bugüne kadar tövbesinde sadık bir kul olmadım, bundan sonra tövbesinde sadık bir kul olacağım.”
Arkadaşları, Ubeyde’yi kararından döndürmeye çalışsalar da, o bir kere kararını vermişti, artık bundan dönüş yoktu.

MÜRİTLERİMİN YEDİĞİNİ GÖRMEK
BENİ MUTLU EDİYOR
Şeyh İbrahim Zahid Hazretleri dünya misafirhanesindeki son anlarını yaşamaktadır. Onun son ana geldiğini sezen dostları etrafına toplanmış, bu ebedi yolculuk anında onun yanında bulunmaktadırlar. Yakınlarından biri derki:
“Efendi Hazretleri, çok zamandır ağzınıza bir şey koymadınız. Yanımızda yiyecekler var, bir iki lokma bir şey yeseniz.” Şeyh İbrahim Zahid hazretlerinden beklenmeyen bir cevap gelir:
“Olur, ancak şimdi siz bir et parçası bulsanız, onu suda pişirseniz sonrada onun yahnisini yapsanız onu yiyebilirim.” Müritleri efendi hazretlerinin isteğini derhal yerine getiriler. Sofra kurulur, orada bulunanların hepsi de sofraya oturur, efendi hazretleri de zar zor sofraya gelir. O da ne Efendi hazretleri talep etmesine rağmen bir lokma et ağzına koymuyor.
“Efendi Hazretleri, siz istediniz ama bir lokma dahi ağzınıza koymadınız, bir tek et parçası yeseniz.” Şeyh İbrahim Zahid Hazretleri:
“Müritlerimin yemek yemeleri beni mutlu ediyor, onlar karınlarını doyursun, benim bir arzum yoktur.” diye cevap verir.

BİRAZ DAHA AÇ KALMAMIZ GEREKİYOR
Allah dostlarının en büyük özelliklerinden biri dünyaya değer vermemeleri, dünya malının onlar için hiçbir değer ifade etmemesidir. Bu Allah dostlarından biri de Nizâmeddîn Evliya Rahmetullahı Aleyh dir.
Bir vakit, Multan vilayetine gelmekte olan bir tüccar kafilesi eşkiyalar tarafından soyulur. Soyulan tüccarlar, çare aramaya koyulurlar. Sorarlar, soruştururlar sonuçta o yerin ahalisi onlara derki:
“Siz Nizâmeddîn Evliya hazretlerinin yanına gidin, sizin derdinize ancak o çare olur.” Tüccarlar dergahın yolunu tutarlar. Durumu Nizâmeddîn Evliya Hazretlerine arz ederler. Tüccarları dinleyen Nizâmeddîn Evliya, adamlarına şu talimatı verir:
“Öğlen vaktine kadar, dergaha gelecek yardımları, bu tüccarlara verin.” O gün öğlene kadar gelen yardımlar tüccarlara verilir. Allah dostlarının halleri başkadır. Nizâmeddîn Evliya hazretleri bir gün oruçludur. İftarda orucunu açmak için müritleri sofrasını hazırlar. Sofrada yiyecek olarak birkaç ekmek parçası ve kırıntıdan başka bir şey yoktur. Tam o sırada bir derviş çıka gelir. Bakar ki efendi hazretleri yemeğini yemiş önünde birkaç kırıntı ekmek parçası kalmış, sofrayı kaldırır. Nizâmeddîn Evliya hazretlerinin önündeki ekmek parçaları gidince, orucunu açacak bir şey kalmamıştır. Nizâmeddîn Evliya hazretleri tebessüm ederek buyururlar ki:
“Rabbimize bağlılıkta tam isabet sağlayamadık, bazı eksikliklerimiz var. Eksikliklerimizi gidermek için biraz daha aç kalmamız gerekmektedir.”

BU EL, SEYYİDÜ’L– MURSELİNİN ELİDİR

İmam–ı Gazali’nin vasiyeti, vefat ettiğinde kendini kabre Şeyh Ebu Bekir en–Nessac koysun, şekildeydi. O gün gelir, İmam–ı Gazali ebedi aleme göçer, hazırlıkları tamamlanmış sıra kabre konmasına gelmiştir. Vasiyeti üzerine Şeyh Ebu Bekir, mezara iner, İmam–ı Gazali’yi de indirirler ve usulüne uygun yerleştirmesini yaptıktan sonra, Şeyh Ebu Bekir’e bir şeyler olmuştur. Mezardan çıkması gerekir ama o çıkacak takatte değildir. Durumu fark edenler, uzanıp Şeyh’in elinden tutarak, onu mezardan çıkarırlar.
“Hayrola efendi hazretleri, bir şey mi oldu?” Şeyh Ebu Bekir meraklı sorulara cevap vermez. Mezarda bir şeyler olduğunu anlayan orada bulunanlar, ne olduğunu öğrenmeden şeyh Efendiyi bırakmayacaktır. Israrlara dayanamayan Şeyh Ebu Bekir en–Nessac gördüklerini şöyle anlatır.
“İmamı mezara yerleştirdiğimde sağ tarafından bir pencere açıldı, pencerede bir el zuhur etti, bana dediler ki, bu el, Seyyidü’l–Mürselin’in elidir. Gazali’nin sağ elini, Seyyidü’l–Mürselin’in eline koy.”
Bana denileni yaptım, bendeki hal değişikliği bundandır.

Biri ALLAH’IN hizmetinde
diğeri ananın hizmetinde

Ebu Hasan Harakani Hazretleri anlatıyor:
Bir vakitler abid, zahit iki kardeş vardır, bunların birde yaşlı, hasta, yatalak anneleri vardır. Anneleri hasta olduğu için her an hizmete ihtiyacı vardır. Bunun için kardeşler annelerine hizmeti sıraya koymuşlardır. Bir gece biri hizmet ediyor, diğeri geceyi ibadetle geçiriyor. Ertesi gece, diğeri annesine hizmet ediyor, bu sefer öteki ibadet ediyor. Aralarında şöyle diyorlardı; birimiz annemize, öbürümüz Rabbimize hizmet ediyor. Kardeşlerden biri sırası olmamasına rağmen diğer kardeşine şöyle bir teklifte bulunur:
“Bu gece, Allah’a hizmet etmek sıranı bana ver, sen anamıza hizmet et bende Rabbime hizmet edeyim.” Kardeşi bu öneriyi kabul eder. Her iki kardeş de hizmetlerine başlarlar. Allah’a hizmet eden kardeş, namaz, zikir, Kur’an okuyarak hizmetine devam eder. Sabaha yakın bir zamanda secde ayetini okur ve secde eder. Secdede uzun kalır, tam da uyku bastırmıştır ki, göz kapaklarına hakim olamaz ve secde halinde uyuklar. Birde ne görsün, bir hitap:
“Kardeşin affedildi, sende onun hatırına affedildin.” Adam şaşırmıştır:
“Ben Allah’ın hizmetindeyim, o ise anamızın hizmetinde, nasıl olurda o bağışlanır.”
“Senin Allah için yaptıklarına Allah’ın ihtiyacı yok. Ama kardeşinin yaptığı hizmete annenin mutlak ihtiyacı var.”
Ebu Hasan Harakani Hazretleri buyurdu ki:
“Falanca zat imamdır deniyor, Halbuki arş’tan yerin dibine kadar, maşrikten mağribe kadar, kainatta ki, mahlukattan haberi olmayandan imam olmaz.”

Geri Dön

Yanıt Verin

Yap Yorum yazmak için Giriş